09.06.2019 03:50 Güncelleme Tarihi: 09.06.2019 03:58

Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi, BM ve Çin

Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi, BM ve Çin

Malum olduğu üzere 10 Aralık 1948 tarihinde Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi ilan edilmişti.

O zamandan bu yana 60 yıl geçmiş, dahası Soğuk Savaş olarak ifade edilen dönem bitmiş ve yeni bir dünya düzeni tartışmaları had safhaya ulaşmıştır. Maalesef medeni dünyanın insan hakları anlayışı baktıkları pencereye göre değişmektedir. Bir tarafta gerçek manada milyonlarca insan hala siyasi baskı, ekonomik sömürü, ırkî ve dini ayrımcılığa, dahası soykırımlara maruz kalırken, devletlerin bir kısım istedikleri gibi at oynatıyor, bir kısmı yaşananlara sesini çıkarmıyor, bir kısmı ise bu insani değerleri kullanarak dünyaya yeni bir düzen verme yarışına giriyor vaziyettedir.

Hal böyleyken suçlu kimdir sorusunu sormak ve buna cevap aramak ise durumdan rahatsız olanların çaresizliğini gözler önüne sermektedir. Yine malumdur ki, son dönemlerde yukarıda ifade etmeye çalıştığımız durumlarla alakalı güya gelişmekte olan ve başta ABD olmak üzere Batı'ya kafa tutan (!) Çin'in yükselişine mani olmak için başta Doğu Türkistanlılar olmak üzere Çin'deki farklı etnik ve dini gruplar kullanılmakta, Çin'in istikrar ve yükselişine mani olunmak istenmektedir şeklinde ucube bir propaganda yürütülmektedir. 



Bu görüşün kabul edilebilir veya tartışılabilir bir tarafı olmasa da, burada asıl sorun Çinli idarecilerin durumu içinden çıkılamaz hale sürükleyen politikalarının kayda değer bir şekilde tartışılmıyor olmasıdır. 

Mesela; dünya devleti olma iddiasındaki Çin, insan hakları ihlalleri bağlamında neden ilk sırada? Veya hangi güç kendi milletinden milyonlarca insanı toplumdan tecrit eder, milyonlarca insana hangi düşünce ile terörist muamelesi yapar? Çin, hangi amaç ve mantıkla kendi vatandaşına dini ve ırki aşağılamayı bir devlet politikası haline getirir? Bu ve benzeri soruları tabi ki çoğaltmak mümkündür, lakin konuyu uzatmamak adına bunlarla iktifa edelim.

Demek ki madalyonun iki yüzünü birden değerlendirmek gerekmektedir. Bugün yaşananların müsebbibi, demokrasi, insan hakları, sosyal hukuk devleti anlayışı gibi kutsal değerleri kullanan Batı'dan önce uygulamalarından haz alan Çin devleti olmalıdır. 



Hal böyleyken Çinli idarecilerin suçu başkalarına atmak, kendi sosyal, ekonomik, siyasi sıkıntılarını toparlayabilmek adına iç düşman olarak başta Uygurları, dış düşman olarak da başta ABD olmak üzere Batı dünyasını (içerisinde Türkiye de var) resmi söylem haline getirmesi, uhdesinde bir milyarı mütecaviz açlık sınırının altında hayatlarını idame ettirmeye çabalayan zavallı Çinlileri cezbede bilir. Belki bu söylem sosyal olayların patlak vermesini biraz daha geciktirebilir, lakin bu gidiş hara alamet değildir. Çinli idarecilerin gayri insani uygulamaları Çin açısından sonun başlangıcı seviyesinde patlamaya hazır bir bomba haline, bizatihi Çinli idareciler eliyle, getirilmiş durumdadır.    



Başta Doğu Türkistan'da olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan tüm bu trajediler; adalet, eşitsizlik ve insan onurunun korunması üzerine kurulan BM'nin varlığına rağmen hâlâ nasıl devam edebilmektedir? Dünyada yaklaşık 6.500 millet, halk ve azınlık bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan sadece 200’den azı Birleşmiş Milletler de temsil edilmektedir. Bu haliyle Birleşmiş Milletler tabiri yerine, "Birkaç Menfaatçi Devlet Birliği" demek daha doğru bir tanımlama olacaktır. 

Kabul etmek gerekir ki, temel insani haklarını elde etmeye çalışan birçok millet BM'de temsil edilmemekte, dahası temsil edilenler de beş daimi üyenin güdümünden çıkamamaktadır. BM anlaşmalarına taraf olan Çin ise yönetimi altındaki azınlık milletlere baskı yapmaktan haz alırken, ceberrut devlet özelliklerini vicdan azabı duymaksızın sürdürebilmektedir. 



Yaşanan gayri insani durum ve uygulamalar ise aslında anında müdahaleyle önlenebilecek iken, tam tersi vurdumduymazlıklar yüzünden şiddet ve çatışma alanlarına dönüşecek boyuta gelmiştir. Kendi vatandaşının temel insani haklarının en büyük ihlalcisi durumundaki Çin devleti ise pişkince hiçbir uluslararası kurumun içişlerine karışamayacağı iddiasındadır. Lakin bölgede bilhassa 2016 yılından bu yana yaşanan gelişmeler Doğu Türkistan'ı Çin'in bir iç problemi olmaktan çıkarmış, uluslararası bir sorun haline getirmiştir. Ve Çin idaresinin öne sürdüğü hiçbir gerekçe meseleyi gündemden uzaklaştırma ve çözümsüz bırakma hakkına sahip olmamalıdır. 

Çin’in insan hakları konusundaki görüşü ise mantığa en aykırı olanıdır. Marksist prensiplerin evrensel geçerliliğini telkin eden komünist bir ülke olan Çin, bir yandan hapishane kamplarında sömürülen işçileri koruduğu iddiasında iken, iç muhaliflerinin haklarını ve idaresi altındaki Doğu Türkistanlıların, Tibetlilerin ve İç Moğolların insanca yaşama isteklerini destekleyen prensipleri ise katiyyetle reddetmektedir. 

Aynı Çin'in, BM'nin beş daimi ülkesinden biri olmasına rağmen, bu paradoks tutumu akla BM prensiplerinin ne işe yaradığı sorusunu getirmektedir. Bir başka husus ise Çin, gayri insani uygulamaları ile Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesinde açıkça ifade edilen insan haklarına saygı göstermeyi nasıl başarabilir? Mesela Suriye'de veya dünyanın herhangi bir bölgesinde yaşanan insan hakları ihlallerine karşı, güya insan hakları adına taraf olan Çin, kendi ülkesinde yaşananlara taraf olan diğer dünya devletlerini içişlerine karışmakla nasıl itham edebilir? 



Dünyanın aldığı son şekil artık gözler önünde cereyan eden onca gayri insanı uygulamaları bir devlet politikası haline getiren Çin'in uygulamalarına ses çıkarılmazken, küçük bir ticari, ulusal ve stratejik önemi haiz bir bölgeye, büyük devletler (!) akbabalar gibi üşüşmektedir. Ne hazindir ki Çin gibi, zulümde sınır tanımayan güçlü ülkeler eleştirilerden muaf tutulmaktadır. Kitle imha silahlarına sahip olduğunu ileri sürülerek Irak işgal edilirken, Çin de dahil pek çok ülke kitle imha silahlarına sahip olmasına rağmen maalesef günümüz dünyasında gündem oluşturmazlar. 

Şahsen, BM'nin insan hakları standartlarını adil bir şekilde uygulamadığı kanaatindeyim. Bu manada BM teşkilatının da, sadece beş devletin egosunu tatmin etme aracı olmaktan çıkarılması taraftarıyım. Lakin bunun için muhtemelen bir dünya savaşı daha yaşamak gerekebilir. Tabi o savaştan galip ayrılmak da ancak yeni dünya düzenin kurulmasında adaleti ve insan haklarına saygılı bir yapı ortaya çıkarabilecektir. Yoksa bu haliyle İslam ve Türk dünyasının içinde bulunduğu durumla "dünya beşten büyüktür" doğru sözünün hamasetten başka bir karşılığı maalesef olmayacaktır.  

Günümüz dünyasında BM, olaylar karşısında seçici davranmakta ve insan hakları ihlallerine yönelik ikircikli bir tutum sergilemektedir. Bu haliyle teşkilat güvenirliğini ve dürüstlüğünü yitirmiş durumdadır. Hal böyle olunca hayal kırıklığı ve umutsuzluk içinde varlıklarını devam ettirebilmek adına kıvranan milyonlarca masum insan, temel insani haklarını elde edebilmek için tedrici olarak şiddet cenderesine itilmektedir. 

Son 60 yıldır siyasî baskı, kültürel asimilasyon, ekonomik sömürü, ırkî ve dinî aşağılamalara maruz bırakılan Doğu Türkistan halkını şiddete meyilli olma kapsamının dışında görmek mantıklı bir fikir olmayacaktır. 1949 sonrası çıktıkları hür dünyada kurdukları dernek ve vakıflar eliyle davalarını barışçıl yollarla dünya kamuoyunun dikkatine sunmalarına rağmen hiçbir somut gelişme kaydedemeyen Doğu Türkistan halkının önümüzdeki dönemlerde şiddet yollarına başvurmaları durumunda, sonucun müsebbibi öncelikle Çin, akabinde en az Çin kadar BM olacaktır. 



Çin yönetiminin 35 milyon Doğu Türkistanlıyı dünya kamuoyuna ‘’terörist’’ olarak lanse etme gayretleri de bu haliyle beyhudedir. Çin'in bizzat kendi elleriyle oluşturduğu bumerang er ya da geç kendisini vuracaktır. O gün geldiğinde Doğu Türkistanlıların, Çin'in hiç tahmin edemeyeceği kadar, taraftar bulacağının şimdiden görülmesi ve bu gayri insani uygulamalardan Çin'in bir an evvel vazgeçmesi en akıllıca davranış olacaktır. 

"Adaletin olmadığı yerde şiddet zuhur eder" sözünü Çinli yetkililerin bir kez daha düşünmesi, BM'nin de, şayet var olmak istiyorsa, adaletsizliklerin bertaraf edilmesi adına sahaya çıkması elzem duruma gelmiştir. 

Şayet Çin gerçek anlamda barış ve huzur istiyorsa, bölgesinde istikrardan yanaysa veya dünya siyaset arenasında yerini almak istiyorsa yapması gereken ilk iş yönetimi altındaki azınlık milletlerin en temel insan haklarına riayet etmek mecburiyetindedir.

Çin'in en temel haklarını koruyabilmek için mücadele eden Doğu Türkistanlıları sindirmek, tutuklamak, idam cezalarına çaptırmak, toplama kamplarına tıkmak, hayatlarını 24 saat aralıksız kontrol etmek (evlerinin içeri de dahil) ve onları ‘’terörist’’ olarak lanse etmekle mevcut problemleri çözmesi mümkün değildir.

İnsan haklarına saygının çatışmaları önlemenin ilk adımı olduğu gerçeğini Çinli idarecilerin bilmesi ve gereğini yerine getirmesi kaçınılmaz bir gerçektir. Diyalog ve işbirliği barış içinde bir arada var olmanın olmazsa olmaz kuralıdır. Bu sebeple BM, muhtemelen varlığının gerekliliği noktasında, Doğu Türkistan sınavını hakkıyla vermek için ciddi bir çaba içerisine girmelidir.

Çin ve BM üzerlerine düşen görevleri, vakit kaybetmeden hayata geçirmemeleri durumunda, başta Doğu Türkistan olmak üzere çevre ülkelerle birlikte bütün dünya büyük bir kaos yaşama riskiyle karşı karşıyadır. Zikredilen olumsuz durumu her kim bertaraf etmek istiyorsa elini taşın altına ivedilikle sokmalıdır. Önümüzdeki süreç, Çin'in uygulamaları göz önüne alındığında, freni boşalmış bir kamyonun uçuruma hızla yaklaşmasını çağrıştırmaktadır. 

Şayet huzurlu bir bölge ve dünya isteniyorsa, bizden demesi, yarın çok geç olabilir...