Dedim ki; Kim ağa kim paşa? Dedi ki: Gelen ağa giden paşa

Dedim ki; Kim ağa kim paşa? Dedi ki: Gelen ağa giden paşa

Dedim ki:
Quo Vadis/Gidişat nereye?
Dedi ki:
14 Mayıs 1950’ye…
Dedim ki:
Hayat ileri doğru giden bir macera,
Ama,
Senin gözün yine geçmişte…
Dedi ki:
Hocam,
Tarih yeniden yazılmaz; sadece farklı renk veya renksizlik, tat veya tatsızlıkla kendini tekrarlar…
Gözlerini aç iyi gör, kulaklarını aç iyi dinle!
İşte o zaman; bugünkü iktidarın, 1944-50 arası Milli Şef/İnönü dönemi CHP’sine; bugünkü seçilmiş başkan Özgür Özel’li CHP’nin de, o devrin Demokrat Parti’sine ne kadar benzediğini göreceksin!
14 Mayıs 1950’de,
Seçimi kazanan Menderes ve Demokrat Parti değildi; İnönü ve CHP’ye kaybettiren canından bezdirilen halktı…
1950 seçimleri,
İnönü-Menderes mücadelesi değildi. Otokrasi, hukuksuzluk ve fakr-u zaruretle malul halkın sandıktaki isyanıydı!
Ama,
İnönü, küresel konjonktürü ve halkın biriken öfkesini doğru okuyacak kadar akıllı bir devlet adamıydı. “…isterseniz seçime hile karıştı deyip iktidarı Menderes’e vermeyebiliriz” diyenlere “Sakın ha sakın!” diyebilen bir basirete sahipti.
Bugün ise ne acı… İşine gelmeyince insanlar tarihe yabancı…
Muhalifken şikayetçi ve haklı isyancı; iktidara gelince, kendinden olmayan herkese ve her şeye karşı yabancı…
Hocam!
28 Şubat’a bak… Zulmün ve haksızlığın zirvesiydi…
Bugüne bak… 28 Şubat’ın amatör müsveddesi…

Dedim ki:
Ya küresel konjonktür? Bugün dünden daha farklı…
Diyorlar ki;
Türkiye, NATO Zirvesi’yle prestijde zirve yaptı; dünya bize hayran kaldı…
Bu bölgede,
Türkiye’siz olmayacağı aşikar oldu.
Görmedin mi o anı; Trump bile Cumhurbaşkanımızla prestij kotarmaya çalıştı…
Dedi ki:
Fıkra şöyle;
“Adam perişan halde… Borç-harç içinde…
Bir dostu bu adama der ki:
Yahu, Kral senin kadim dostun… Var git; ondan yardım iste…
Kral, halk ve eşrafça sevilmese de; kraldır son tahlilde…
Bu söz üzerine gider saraya; Kral çarşı gezmesine çıkmak üzredir.
Adamı görüp hemen sarılır hüsn-ü teveccühle…
Gel benimle der; şehrin ileri gelen tüccarını, esnafını, bakkalını-çakkalını, zenginini-fakirini birlikte ziyaret ederler.
Kral her gittiği yerde “bakın; bu adam benim kadim dostum” demeyi ihmal etmez.
Gezerler, yerler-içerler ve akşam üstü geri dönüp sarayın kapısında veda ederler…
Bir kaç hafta geçer; adam yine biçare, yine aç ve sefil halde…
Kral’a git diyen dostu yine gelir ve der ki:
Kardeşim!
Git krala ama bu defa, direk senin için bir şeyler yapmasını söyle…
Biraz daha borca-harca girip hediyeler alır ve gider…
Der ki krala:
Ey kadim dostum!
Geçen geldiğimde yedirdin, içirdin, gezdirdin ve gönderdin.
Ama,
Benim durumum perişan; benim için bir şeyler yap.
Dünyayı zar ağlatan ve korkusundan ahaliyi bile titreten Kral der ki kadim dostuna:
Aziz dostum!
Daha ne istiyorsun! Seni yanıma aldım… Bütün şehri dolaştırdım ve dostum diye tanıştırdım…
BlackRock’ı bile ayağına çağırdım… (Pardon, burası böyle değildi galiba…)
Benden bu kadar…”
Bak hocam!
Kullanılmaya dünden razı aklı evvellerin dillendirdiği “dünya bize hayran” argümanı ve fotografik-magazinel siyaset prezantasyonunun özeti, işte bu fıkrada saklı…
Dedim ki:
Yani küresel konjonktür Türkiye’den yana değil mi diyorsun?
Dedi ki:
Demiyorum…
Evet, Türkiye’den yana
Ama,
Bir farkla: Türkiye, bu iktidardan ibaret değil ki…
Bu arada,
Sen hep “dış güçlerden” muzdariptin. Şimdi ise “dış güçler” seninle fotoğraf verince iki buçukluk simit gibi sevindirik oldun! Na’ber…
Hocam bak!
İster dış destek, ister dış güç, ister küresel konjonktür; adına ne dersen de; bunlar için ne o ülkenin, ne de mevcut iktidarın bir önemi var.
Onlar için varsa yoksa; kendi ülkesel menfaatlerinin konsolidasyonu…
Mevcut iktidara “ağasın-paşasın” diyerek istediğini yaptırırken; muhalefeti de, “müstakbel ağa ve paşa sensin” diyerek iktidara hazırlamayı ve egzersiz yaptırmayı ihmal etmez!
Eşdeyişle;
İktidara yol verip muhalife vurdururken; aynı zamanda muhalefete iktidar yolu yapar…
Dedim ki:
Yani, ya biz gelişmeleri okuyamıyoruz; ya da okuduğumuzu anlayamıyoruz?
Dedi ki:
“Yazı bilmem yazı bilmem,
Okuram yazı bilmem…
Bu yazı beraber geçirdik,
Gelecek yazı bilmem…”
Hocam!
Tarımdan güvenlik birimlerine, turizmden yargıya, mülki hizmetlerden hariciyeye; bürokrasiye iyi bak…
Muğlalı Paşa Sendromu hakim…
Yaklaşık 25 bin hakim-savcı var… Bırak muhalefeti veya yargıdan mutazarrır ve müşteki halkı; yargı camiasının bile neredeyse 25’de 24’ü, kimi yargıçlarca politize edilen yargısal pratikten ve bundan mütevellit güven kaybından çok rahatsız!
Keza güvenlik birimleri, keza sivil bürokrasi…
Hakeza Ak Parti siyasetçileri bile…
Hepsi
“Muğlalı Paşa Sendromu” içinde ve “Omerta” suskunluğunda…
Dedim ki:
Yine lafı dolandırdın, dolambaçlı anlattın ama ben yine de bir şey anlamadım…
Sen bana dümdüz söyle;
Trump, Erdoğan’ı destekliyor mu desteklemiyor mu?
Dedi ki:
Sana lafın tamamını söylesem kaç yazar ki…
Anlattıklarımdan sonra, hala ne anlattığımı soruyor ve hiçbir halt anlamadığını söylüyorsan; nasıl anlatsam anlarsın ki…
En iyisi mi; sen boş ver, gününü gün edip trene bakar gibi cambaza bakmaya devam et!
Anlaman gereken vakit geldiğinde, “haaaa…” der ve düşünmene bile gerek kalmadan zaten çok iyi anlarsın!
Dedim ki:
Kızma hocam kızma!
Anlamazlıktan geldiğime bakma; kelebek gibi uçup arı gibi sokma!
Son bir sorum;
Özgür Özel’in “bulacağız” dediği yeni yol, gerçekten yeni bir yol olabilir mi?
Dedi ki:
CHP gömleğini çıkartırsa olabilir. Eğer “hem yeni bir yol, hem CHP’li kal” gibi bir mantalite izlerse; o yeni yoldan bir yol olmaz!
Aslında,
Gittiği şehirlerde ona tevaccüh gösterenler, nasıl bir yolda onunla yolculuğa çıkacaklarını çok güzel gösteriyorlar.
Bu teveccühten bir enerji devşiremiyor; işaret edilen yol ve yordamın nasıllığını hala göremiyorsa zaten bir cacık olmaz!
Aksi takdirde,
Bulduğu ve çıktığı yeni yol, ancak CHP’cilerin servis yolu olur ki; o da, olsa olsa ayak yolu olur!

(Muğlalı Paşa Sendromu:
Tümgeneral Muğlalı Paşa 1943 yılında, askeri ve siyasi muktedirlerden aldığı sözlü talimatla kanunsuz bir emri yerine getirip mahkemenin delil yetersizliğinden salıverdiği 33 vatandaşı, kumpas kurarak kurşuna dizdirmişti.
1949’lara gelip devir değiştiğinde, sözlü talimat verenlerin hiçbirisi sahip çıkmamış; Muğlalı Paşa hapse mahkum edilmiş ve tam bir günah keçisi yapılmıştı.
O günden bugüne, bürokraside kanunsuz ve kanuna aykırı bir emre karşı oluşan riayetsizlik pasifitesine Muğlalı Paşa Sendromu denmiştir.)

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın
islami sohbet
dini chat sohbet odaları