13.05.2018 04:49 Güncelleme Tarihi: 18.05.2018 02:23 15974 Okunma

Hamlet, Memleket, Danimarka vesaire..

Hamlet, Memleket, Danimarka vesaire..

Baba Sahne, hem bir tiyatro mekânında olması gereken detaylarıyla hem de sahnelediği oyunlarla tiyatromuzun öncüleri arasına girme yolunda ilerliyor.

Bu sezon izlemediğim oyunları kalmadı. Her sezon onlarca grubun yüzlerce oyununun perde açtığı İstanbul’da, Baba Sahne’nin bütün oyunlarına vakit ayırmak bana büyük bir keyif verdi. Onlardan biri ve bence en babası da Alman oyun yazarı Sebastian Seidel’in yazdığı, Yücel Erten’in çevirisini yapıp, ülkemize uyarladığı Bir Baba Hamlet



İki Kalas Bir Heves ve Tonca Yük…

Özgüveni abartılı, aşırı hevesli, tiyatro aşkıyla yanıp tutuşan iki oyuncu… Biri, oyunculuk için istediği ortamı bulamadığı her hâlinden ve bütün sözlerinden anlaşılan, Shakespeare uzmanı gibi davranan, fazlaca cesaretli, bazen de haddi aşan bir aktör; diğeri ise şarkı söyleme hevesiyle sürekli müzikal hayâlleri kuran heyecanlı bir şaşkın… Kendilerinden başka kimseye ihtiyaç duymadan, onlarca karakteri olan ve Shakespeare’in başyapıtı konumundaki “Hamlet”i oynamak için işe koyulurlar. Dekorlarını, kostümlerini, ışıklarını, aksesuarlarını da kendileri yapacaktır. Üstüne üstlük, henüz kimin hangi karakteri oynayacağını bile net bir şekilde belirlememişken, temsillerini seyircinin önünde yapmaya yeltenirler. Babalar gibi bir Hamlet çıkaracaklarından emin olan şaşkın ikili, oyun içinde öyle yerlere dalar, öyle konulara derinlemesine girer ve irticalen konuşurlar ki Hamlet’in içerdiklerinin yanı sıra başka konulara dair de bizi güldürmeye ve bir yanıyla da düşünmeye sevk ederler. Ve nihayet seyircinin de gereken yerlerde vereceği destekle oyunu tamamlamayı başarırlar. Oyun sona erdiğinde, “Hamlet”de ölmesi gereken herkes ölür; hatta iki arada bir derede, müzikal oyuncusu olmak isteyen oyuncu da bir star olma ihtiyacını az da olsa giderir.


 
‘Hamlet’ Her Zaman Var…

Bir Baba Hamlet, dâhi yazar Shakespeare’in ve dolayısıyla Hamlet oyununun değindiği otorite, iktidar, hırs, makam düşkünlüğü, çıkar ilişkileri, ebeveyn-evlat ilişkisi, hayat-ölüm sorgulamaları gibi evrensel konuları bize anlatması ayrı, bu oyunu başarıyla günümüz dünyasına dem vurdurarak bize her bir olguyu yeniden sorgulatması ayrı olan bir başarısı var. Olay yüzlerce yıl öncesinde geçebilir ama sahnede gördüklerimiz bir yerlerden fazlasıyla tanıdık ne yazık ki… Bu anlamda hem Shakespeare’in gücünü hem de oyunun başarısını aynı anda görüyoruz.

Genelde Shakespeare metinlerinde kullanılan birçok argümana yer verilerek, tragedyanın böylesine güçlü bir şekilde komediye dönüştürülmüş olması, yazar Sebastan Seidel’in büyük başarısının yanında zekâsını da gösteriyor bizlere. Hamlet’in orijinal metninde hatta tragedyaların bir çoğunda kullanılan ‘gerçeğin tiyatro seyri esnasında ortaya çıkarılması’ durumu burada da uygulanıyor. Üstelik işin içine seyirciler de katılarak ve doğrudan şimdiki zamanın neredeyse bütün ögeleri bir tarihselleştirme sağlanarak kullanılıyor. 



Yönetmen Emrah Eren
, usta tiyatrocu Yücel Erten’in fevkalade çevirisi ve adaptasyonunu aynı başarıyla sahneye aktarıyor. Baş döndüren bir dinamizm, seyircinin bir an bile sahneden kopmasına müsaade etmeyen bir devinim vardı. Rejisörün, her ayrıntı üzerinde günlerce düşündüğü, defalarca yap-boz yaptığı, türlü denemeler sonunda karar verdiği, üretim aşamasında oyunun her bileşenini ciddiye alıp, onların fikirlerini de kendi fikirlerine ve hayâllerine dâhil ederek ortaya bir reji çıkardığı, hâsılı ortak bir ürün olmasına gayret ettiği oyunun her anından belliydi; tabi ki ekibin hem yaratım sürecinde hem de prova döneminde uzun soluklu ve yorucu bir süreçten geçtiği de… Aksi takdirde bu denli içten ve coşkulu bir oyun çıkması zordu.   

Oyunda bütün seyirciler, salt gülmeye yönlendirilmemiş, dimağlarını da çalıştırmaları, bunu da çok dinamik bir biçimde yapmaları hedeflenmiş. Zaten iki perde boyunca hiç sekteye uğramadan oyunun içinde kaldıysak, bazı yerlerde de oyunculardan rol çaldıysak, bu yönetmenin reji zekâsını gösterir. Eren’in bu toprakların tiyatro geleneğine ara ara göz kırpması da ayrı bir güzellik olmuş.

Oyunda, tiyatro yapılırken dikkat edilmesi gereken hususlara değinilirken, Baba Sahne’nin kurulma aşamasında yaşanan zorluklara da yer verilmiş.

Yerele uyarlanan oyunda siyâsî taşlamalar ve göndermeler de var ancak asla kör göze parmak biçimde olmadığı gibi belli bir seviye korunarak yapılıyor. Belli bir üslûpla yapılan esprilerin bir inceliği ve kalitesi var. Zorla eklemlenmiş ve politik bir duruş sergileme kaygısı ile yapılmış gibi yapay durmuyor. Siyâsî göndermeler demişken unutmadan ekleyelim; olayların tamamı Danimarka Krallığında geçiyor.    



Harika Bir Ekip…


Yönetmenin ve tabi ki oyunun başarısının en büyük nedenlerinden biri de yaratım ekibinin çok sağlam isimlerden oluşmasıdır. Bu bağlamda, dekor ve kostüm tasarımında harikalar yaratan Barış Dinçel’i, ışık tasarımında Yakup Çartık’ı, müzikleri yapan Can Şengün’ü, şarkı sözlerinin sahibi Faruk Üstün’ü, hareket düzeninde Işıl Zeynep’i ve eskrim koreografisinde Deniz Özmen’i ayrı ayrı tebrik etmek lâzım. 



Muhteşem İkili: Şevket Çoruh ve Murat Akkoyunlu…


Oynuyor olmaktan duydukları memnuniyet oyunun başından sonuna dek hissediliyor. Çoruh ve Akkoyunlu muhteşem bir performans sergiliyorlar. Esprilerin tamamı adeta o an kendiliğinden çıkıyor gibi samimi… Yapılması çok zor hareketleri bile ustalıkla ve bir çırpıda yapıyorlar. Zaten oyunculuklarını beyazcamda ve sinemada çoktan ispat etmiş oyuncular, sahnede de yeteneklerini konuşturdukça konuşturuyorlar. Umarım, hafızalarda iz bırakacak şekilde birbirlerini yıllarca bırakmayan bir ikili olurlar.

*** İzlemeyenin pişman olacağı, eksik kalacağı ve sezon bitmeden de mutlaka her tiyatro seyircisinin gitmesi gereken bir oyunu yazdım. Benden söylemesi…