29.09.2017 01:40 Güncelleme Tarihi: 04.10.2017 02:37 220349 Okunma

Büyük oyunun Truva atı Barzani mi?..

Self Determinasyon: Ulusların kendi kaderini tayin etmeleri…

Büyük oyunun Truva atı Barzani mi?..
ABD Başkanı Woodrow Wilson 8 Ocak 1918’de Birinci Dünya Savaşı bitiminde “Wilson İlkeri” diye bildiğimiz meşhur maddelerini sıralıyor. Güya amaç; “insanlığın daha fazla zarar görmemesi ve barışın tesis edilmesi için koşulların oluşturulması” idi.

Ama bu meşhur ilkeleri kapsayan 11 madde incelendiğinde tamamı Osmanlı Devleti’nin Anadolu’ya hapsedilmesinin realizesini hemen görürüz.

Türklerin yoğun yaşadığı yerlerde egemenlikleri tesis edilecek, diğer bölgelerdeki ulusların kendi kaderini tayin  etme (Self Determinasyon) hakkı tanınacaktır”.

Diğer maddelerini söylemeye bile gerek yok.

Bu madde  her şeyi özetliyor.

Peki bu savaşa sadece Osmanlı Devleti mi girmişti.?

İttifak ve İtilaf devletleri cephesi ne idi.?

Hiçbir şeyin, hiçbir önemi yoktu çünkü.

Asıl gaye, Osmanlıyı yıkmak, bölmek, parçalamak ve paylaşmak için; çok boyutlu, çok devletli, çok milletli bir savaş oyunu idi.


Ve sonunda “büyük abi, bir bilen, km’lerce uzaktan gelip dünya barışı ve insanlığın huzuru (!) için ilkeler vazeden ABD Başkanı” bugünkü Birleşmiş Milletler’in de temelini atacak hümanizma(!)sını ortaya koymuştu.

Sonrasında yeni haritalar çizildi,

Günün konjonktürüne ve o dönemde Düveli Muazzama diye ifade edilen Büyük Güçlerin isteğine uygun bir haritalandırma operasyonu yapıldı.

Coğrafyamıza tekabül eden kısmı ise genel itibarla Lozan’la şekillendi.

Cetvelle  oluşturulan birçok devletçikler var edildi.

Ne çok benziyor değil mi günümüzdeki olaylara;

Yaklaşım aynı, zihniyet aynı, yöntem, revize edilmiş olsa da aynı.

Farklı kelime ve kavramlarla, yeni usul ve yöntemlerle, cilalanmış kavramlarla bölgenin yeraltı ve yer üstü kaynaklarını sömürmek, paylaşmak ve bölgeyi karar alamazlaştırmak.

Irak’a, Libya’ya, Afganistan’a, Suriye’ye de demokrasi, özgürlük ve insan hakları getirmek için girmişlerdi ve yerleşmeye devam ediyorlar.

Gözümüzü açalım, akıllı olalım ve basiretli davranalım.

Zamanın Düveli Muazzaması, şimdinin Egemen güçleri bu defa da “Post-Self Determinasyon” söylemiyle geliyor.

Terör Örgütleri üzerinden vekalet savaşlarıyla “istikrarsızlaştırarak” geliyorlar.

Devletler içindeki etnik yapıları hareketlendirerek geliyorlar.

Diktatöryal yönetimlerin yıkılarak demokrasi gelsin”(!) diye geliyorlar.

Hatta bu tavırlarına meşruiyet ve genellik kazandırmak için İspanya Katolanlarını da ayaklandırarak geliyorlar.

Yugoslavya’yı bitirip orada devletçikler oluşturarak dünyasallık içerikli geliyorlar.

Ama asıl hedef kendilerince kavramsal bir ifadeye kavuşan Ortadoğu.

Başımızı kaldırıp “Büyük Oyun”a bakmaya mecburuz.

Bugün Kuzey Irak ve Barzani başat aktörü bu oyunun.

Dikkat edin; Türkiye ve İran’dan başka esaslı karşı çıkan var mı..!

ABD tavşana kaç tazıya tut der zihniyette. Çünkü amacı belli, düşüncesi belli, isteği belli.

Bölmenin, parçalamanın, paylaşarak yemenin mimarı kendisi,


Kendisi “bu referandumun zamanlaması şimdi değil” gibicesinden baştan savma, göz boyama söylemlerde bulunuyor, diğer yandan; İsrail’e Barzani’ye destek ol diyor, Erdoğan’ın askeri müdahele de masada söylemine “tehdit gibi” diyor.

Birleşmiş Milletler hakeza; sadece söylemesi gerekeni söyleyip, zevahiri kotarıyor.

İngiltere ise, kendi siyaset konseptine uygun şekilde sessiz ve derinden gidiyor. Bölgenin iyice karışmasını, istikrarsızlaşmasını ve sonunda masa başında oturarak “büyük abilik” yapmayı bekliyor ABD ile beraber.

Durmayacaklar bunu unutmayalım.

Kuzey Irak’la başlayacak,


Kuzey Suriye’de Kobani merkezli referandum ve bağımsızlık adımlarıyla sürecek,

Sonra Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu için adımlar atılacak,

Arkasından Körfez ülkeleri ve özellikle Arabistan gelecek,

Sonra Mısır’ın istenilen formata sokulması sağlanacak.

Şuanda bu yeni nesil “Self Determinasyo”un birincil aktörü, Truva Atı Kürtler olarak belirlenmiş.

Şuanda Kuzey Irak ve Barzani bu görevi ifa etmeye başladı.

Yarın Salih Müslim ve Kuzey Suriye’liler olacak.


Özellikle Irak’lı Kürtlerin, ABD ve diğer büyük güçlerin kendilerini defalarca yarı yolda bırakarak, katledilmelerine müsaade eden sinsi oyunlarını yaşamalarına rağmen, hala onların oyunlarının bir parçaları olması ise şaşkınlık vericidir.

Türkiye Huruç Harekatı yapmalıdır.

Kurtuluş Savaşı,  Wilson ilkelerine, Sevr dayatmasına ve Anadolu’ya hapsedilmemize  karşı yaptığımız ölüm-kalım savaşı ve varolma mücadelesi idi.

Şuanda da; Türkiye enerjisini boşa harcamadan, içe kapanmadan, kısır iç siyasi çekişmeler girdabına düşmeden, planlanan ve başlatılan “Kuşatma Harekatına” karşı “Yarma (huruç) Girişimi” başlatmalıdır.

Aksi takdirde Anadolu’ya hapsoluruz.


Tehdit ve tehlikeleri sınırlar ötesinde bertaraf etmezsek, içimize hançer gibi girecekler.

FETÖ ile bizi içerde boğuşturarak, PKK ile yıllarca meşgul ederek sınırlarımızın hemen dışındaki oluşumlara bigane bırakmaya çalıştılar ve çalışıyorlar.

Kısmen de başarılı oldular ve oluyorlar.

Ama artık Türk Devlet Geleneği çerçevesinde “Devlet Aklı”yla hareket etmeye mecbur ve mahkumuz.

Bu coğrafya için kurgulanan oyunu, yeni harita çalışmasını, tezgahlanan satrancı bizden başka bozacak bir devlet yoktur.

Coğrafya’daki devletlerin, birbirine husumet etme, basit çekişmeler içinde olma, duygusal ve romantik küslükler sergileme lüksü yoktur.

Çünkü en büyük zararı Türkiye ve İran görecektir.


Devlet geleneği olan bu iki ülkenin ve mücavirdeki Osmanlı bakiyesi olan devletlerin, halklarını organize etmesi, bölgede egemen güçlerin bir oldu bittisine izin vermemeleri ve halkların kendi kaderini tayin etmesi gibi tuzak algılara müdahale etmesi kaçınılmazdır.

ABD-İngiltere ve diğer Batı ülkeleri algı operasyonu yaparak, halkların özgürlük şehvetini kabartarak, romantik özgür devlet algılarını okşayarak, “böl-parçala-yut” stratejilerini uygulamakta çok maharetli, yetenekli ve gerekli enstrümanlara sahiptirler.

Şuanda “Batı Ötesi Dünya” büyük bir saldırı altındadır.

Bunun ilk adımı ve ana odağı ise; bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyadır.

Unutmayalım ki; odağın da odağında Türkiye ve Anadolu bulunmaktadır.


Çok uzak değil;  belki bir yıl sonra her türlü medya ve algı materyalleri kullanılarak, “yeni nesil argümanlarla” Kürtlerin devlet olma isteklerinin en “mukaddes” hakları olduğu, Türkiye ve İran Kürtlerinin de bu hakka sahip oldukları, akademik, siyasi ve oryantal batılı analistler, diplomatlar ve yöneticilerce  dile getirildiğini göreceğiz.

Bu noktada en dikkatli olması gereken Türkiye Cumhuriyeti Devleti olsa da; Kürtlerin de fazlasıyla dikkatli olması elzemdir. Kendilerine Batılılarca yapılan her türlü yalan, dolan, kandırmaca ve sonu Kürtlerin ölümleri olan oyunlara rağmen; hala onların cilalı sözlerine, gaz vermelerine, sinsi emellerine alet olmaları ciddi bir akıl tutulmasından başka bir şey değildir.

Geldiğimiz nokta şudur..

Kimsenin hatalarına bakmadan, başkalarının pasifliğini aldırmadan, her durumu ince ince görüp gözleyerek “ölümüne bir savunma ve yarma harekatına” girmek zorundayız.

Tıpkı Fırat Kalkanı Harekatında olduğu gibi; tehdit ve tehlikeleri sınırlarımız ötesinde karşılamalı, yoketmeli, bölgemizde başkalarınca yapılacak “oldu bittilere” asla müsaade etmemeliyiz.

Şuanda emin olun ki; İkinci Kurtuluş Savaşı dönemindeyiz.

Birinci dünya savaşı şekil ve kılık değiştirerek yeniden sahneleniyor.

Tehlikeli olan ise; bu defa daha farklı motif, şekil, olgu ve algılarla geliyorlar.

Daha profesyonel ve farklı stratejiyle geliyorlar.

Cilalı imajlarla geliyorlar.

İçerden de, enerjimizi içe hapsederek geliyorlar.

Silahsız ama silahlılıktan daha etkili geliyorlar.

Terör Örgütleriyle vekaletle, “hibrit savaş”la geliyorlar.

Bu yazdıklarımı sakın unutmayın, Cengiz Aygün kaleme almıştı dersiniz.


Eğer Türkiye olarak, başkaldırmazsak, mücadele etmezsek, bazı adımları atmazsak; çok yakın zamanda günümüz “Wilson İlkeleri” gibi bölgesel parçalanmayı sistemize eden ABD veya İngiltere kaynaklı dizaynı görmeye mecbur kalırız.


İşte o zaman, iş işten geçmiş olur.

İşte o zaman, Anadolu’ya hapsolmuş, kuzeyden kuşatılmış, eli kolu bağlanmış bir ülkeye dönüşmüş oluruz.

Oyunu bozmaya mecbur ve mahkumuz.

Önümüzdeki devasa oyuna çomak sokmaya mecburuz.


Uluslararası ilişkilerin kurallarına göre duygusal davranmadan, ülke menfaatlerini önceleyerek, ince ve kıvrak diploması sergileyerek, oyunun kurallarına uygun bir strateji geliştirmek zorundayız.

Rusya ile ayrı bir taktikle, İran’la başka bir konseptle, belgesel etnik parametreleri nazarı dikkate alarak, coğrafya halklarıyla anlam bütünlüğü sağlayarak soğukkanlı, kesin ama kararlı bir yürüyüş sergilemek zorundayız.

Bazen ABD’yi İngiltere ile dengeleyerek, bazen Rusya-İran-Türkiye ittifakları tesis ederek, bölgesel güçleri oyun bozmaya dahil ederek; kısaca Batılıların ülkemizi “Yalnızlaştırma” politikalarına alternatif ittifaklar oluşturarak ince bir denge diplomasisi uygulamak zorundayız.

Son tahlilde; Kadim Devlet Geleneğimizin, “istiklal ve özgürlük bizim karakterimizdir” tarihsel genetiğimizin ve Selçukludan süregelen Devlet aklımızın bütüncüllüğünde “ölümse ölüm, hayatsa hayat. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diyerek fiili “İkinci Kurtuluş Mücadelesi”ni başlatmalıyız.

Tarihin en kritik, bir ve beraberliğini sergilemeye hiç olmadığından daha çok zorundayız.

Kısır çekişmeleri, içsel kayıkçı kavgalarını, iktidar mücadelelerini, siyasi galebe çalmaları bir kenara bırakarak “Büyük Resme ve Oyuna” bakıp, gardımızı almaya mecbur ve mahkumuz.



NOT: Basın İlan Kurumu ve AFRO AVRASYA Gazeteciler Derneği'nce tarafıma verilen "Yılın Başarılı Yazarı" plaketini Dumlupınar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Hakan Arıdemir'in elinden aldım, kendilerine teşekkür ediyorum.

Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah’a emanet olun sevgili okurlarım.