14.10.2018 04:08 Güncelleme Tarihi: 19.10.2018 14:51 99497 Okunma

Rahip gitti, artık önümüze bakma zamanı..

Rahip gitti, artık önümüze bakma zamanı..

Rahip Brunson’la ilgili mahkeme kararını verdi.

Hüküm şu veya bu; ama sonuçta Rahip serbest…

Burada mahkemenin kararı, doğrudur/yanlıştır diye tartışmayacağım.

Olayın siyasi yanına, maliyet boyutuna, neleri getireceğine ve hangi kayıpları telafi edip etmeyeceğine odaklanmak daha doğru olur kanaatindeyim.

Bazı olaylar ve sonrasında alınan diplomatik veya hukuki kararlar vardır ki; kendi mecraından çok öte anlama ulaşır.

Hatta, bir mahkeme kararı bir hüküm olmanın çok ötesine gider.

Rahip Brunson kararı da böylesi bir düzlemde gelişti ve sonuçlandı.

Rahiple ilgili mahkemenin aldığı karar iyi mi oldu.?

Evet iyi oldu…

Çünkü, olay artık ülkesel zeminde Türkiye’ye ağır maliyetlere sebep olmaya başlamıştı.

ABD ile bir krize dönüşmüştü.

Örtülü bir savaş gibi…

Bir savaşın da kazananı zaten olmaz.

Hukuk hukuk hukuk…

İnsanların, kurumların, devletlerin dilinden düşürmediği ama ne yazık ki, en fazla ihlal ettiği olgu.

Hele de “uluslararası hukuk” diye bir söylem var ki; ihlal tahtasına dönmüş halde..

Tam da bu noktada; “akıllı ve akılcı” söylem, eylem ve strateji devreye giriyor.

Ülke menfaatleri ve ne kazanılıp/kaybedildiği temel çıkış noktası oluyor.

Brunson olayına ve sonuçlarına da bu açıdan bakmazsak, doğru analiz yapamaz ve makul sonuca ulaşamayız.

Tabir caiz ise; olay ve zanlı başa bela olmaya başlamıştı.

Bazı durumlarda “zamanlama” herşeyden daha önemlidir.

Bu olayla ilgili, doğru zamanlama yaptık mı/yapmadık mı bu tartışılabilir.

Ama 12 Ekim kararının ülkesel boyutla ve Türkiye menfaatleri için isabetli olduğuna inanıyorum.

Ütopik ve hayalperest refleksle devlet yönetilmez.

Devlet yönetmenin “kıldan ince kılıçtan keskin” ögeleri ve zamanları vardır.

Bazen rutin bir olaya dair, “evet veya hayır” söylemi ciddi sorunları getirebilir veya çözümlemelere ulaştırabilir.

İşte bu “karar anı” yönetsel liderliğin devreye girdiği  ve basiretin öne çıktığı bir reflekstir.

Brunson kararı da böylesi bir yönetsellik ve liderliğin yansıması olduğu kanaatindeyim.

Bu noktadan hareketle; Cumhurbaşkanı’nın liderliğinin isabetine ve bundan sonra “kazan-kazan” içerikli, “akıl ve akılcılık” içeren adımlarla, önce olayın tahribatını gidereceğine, sonra da ülke menfaatleri bazında yeni kazanım içeren adımlara dönüşeceğine inanıyorum.

Brunson olayı gösterdi ki; günümüz küresel sisteminde uluslararası ilişkiler pamuk ipliğiyle bağlıdır.

Ve öngörü, akılcılık, ince diplomasi ve “anlık refleks” çok büyük önem taşıyor.

Haklı olunan durumlarda bile ülkesel bazda “fayda/maliyet” analizi yapmayı gerektiriyor.

Şimdi, bu değerlendirmeler ışığında bundan sonrası ne olabilir…

Bu karar 4 Kasım’da seçime gidecek ABD yönetimini çok rahatlattı.

Zaten bunu başta Trump olmak üzere  diğer yetkililerden de işitiyoruz.

Artık sorun dosyasını açmak ve çözümler getirmek safhasına girdik.

Bu noktada Türkiye makul, mantıklı ve aklıselimle görüşmeler yaparak, uzlaşılar oluşturarak sorunların halline hızla odaklanmalıdır.

Münbiç sorunu,
Fırat’ın doğusu,
Kuzey Irak,


İŞİD, FETÖ, PKK/YPG gibi terör örgütleri ve terörizmle mücadele,

Mülteciler ve Suriye’ye dair genel gidişatın düzelmesine dair konular,

Türk ekonomisiyle ilgili negatif söylem ve eylemlere karşı reaksiyon,

Türk-AB ilişkileri….

Ve özellikle Halkbank sorunu ve FETÖ ile ilgili ivedi adımların atılması,

Ve daha pek çok bekleyen ve gün geçtikçe kronikleşen/maliyet artıran sorunların görüşülerek çözümlenmesi ana gündem olmalıdır.

Ama yine ve yeniden söylemek ihtiyacı hissediyorum ki; bireysel refleksle, duygusallıkla  kamu  ve uluslararası diplomasi yürütmek sıkıntılıdır.

Öznel bazda bazı olaylar vardır ki; yüzde yüz haklılık iddiasında olunabilir, haklı da olabiliriz. Ama ülkesel menfaat devreye girince bazen yutkunmak, yumruğunu cebine koymak ve sabırlı davranmak gerekir.

Olaylar karşısında reaksiyon gösterirken kendi gücümüzü, potansiyelimizi, belirleyicliğimizi, nelere sahip olup/olmadığımızı dikkatten asla uzak tutmamalıyız.

Tarihsel nostalji ve romantizm, hayalperest söylemsellik, heyecan ve tezcanlılık ve diplomatik asabiyet hiçbir şey kazandırmaz.

Hele de günümüzde mikro diplomasi, savaş sonrası müzakere, hibrit savaş vb. gibi gerçeklik, herşeyin önüne geçmişse; oyunu kuralına göre oynamaktan başka yol yoktur.

Mesela bu karar; Türk-ABD ilişkilerinde düzelmeyi  getirirken, Rusya ile, İran ile, Çin ile iyi ilişkiler yürütme gereğimizi asla ortadan kaldırmaz ve kaldırmayacaktır.

Aldanmadan, aldatmadan, kanmadan, kandırmadan,  dik ve diri bir duruşla, aklı önceleyerek, bazen dişimizi sıkarak bazen göstererek, güven ve kararlılık  telkin eden bir yürüyüşle hareket etmeye mecburuz.

Kazanırken kaybetmeyelim.

Onbeş senedir iç ve dış saldırılarla mücadele ederek kazandığı deneyim ve sahip olduğu liderlik yetisi Cumhurbaşkanı’mızın, hele de son olaylar sonrası yapmış olduğu gözlem ve edinimle ülkemiz menfaatlerini maksimize edecek bir öngörüyle ilerleyeceğine inanıyorum.

Bizim de dahil olduğumuz/olmadığımız pek çok küresel ve bölgesel sorunun hallinde derin deneyimlerinin ciddi belirleyicilik içereceği kanaatindeyim.

Bu noktadan hareketle; doğru diplomasi ve stratejik akılla, zararların telafi edileceği, uluslararası ilişkilerimizde sorunların azalarak iyi ilişkilerin tesis olunacağı, küresel sorunlarda çözüm odaklı refleks oluşmasında liderlik yapılabileceği bir sürece girmiş bulunuyoruz.

Yeter ki; basiretli, akıllı, akılcı, sabırlı, öngörülü, kararlı, dirayetli, uzlaşmacı olmayı becerebilelim.

Yeter ki; ülkesel menfaatleri her türlü duyu, güdü ve refleksimizin önünde tutabilelim.

Kimseyi; ne ezeli dost, ne ebedi düşman gibi görmeyelim.

Geçen gün paylaştığım Tony Blair’in sözlerini bilerek ve yeniden dile getirmek istiyorum;

Ülkemin menfaati söz konusu ise, şeytanla bile görüşürüm

Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar..