11.09.2018 22:25 Güncelleme Tarihi: 14.09.2018 03:29 31865 Okunma

Kudüs’ten cennetin kapılarını görüyorum..

Kudüs’ten cennetin kapılarını görüyorum..

Filistin dramı aslında 70 yıl kadar yıl önce başlıyor.

Ne var ki, zaman zaman özgürlük rüzgârlarının estiği Filistin’de daima acı, kan ve sefalet birbirine karışıyordu. Kurulan Ret Cephesi’nin çok başarıları olmuyordu.

Ancak, Enver Sedat’ın öldürülmesiyle Ret Cephesi bir başarı kazanıyordu.

Nitekim Arafat, İran devriminin de desteğini almış, İslamcı lider Humeyni’yi bir kaç kez ziyaret etmişti.

Humeyni de İslam’ın kutsal şehri Kudüs’ün İsrail’in elinden kurtarılmasına parasal destek ve yardımını esirgemeyeceğini açıklamıştı.

İran İslam devriminin en büyük sloganlarından biri de “Kudüs yeniden Müslüman olacak” idi.

Böylece; İran ziyaretleri sırasında Arafat ile Lübnan’daki İran yanlısı Hizbullah arasındaki ittifakın temelleri atılmış oluyordu.

Artık Arafat, İran’ın da desteğini arkasına alarak iyice güçlenmişti.

Katyuşalar İsrail semalarında

Arafat, Beyrut ve Güney sınırından İsrail’e karşı Katyuşa roketlerinin kullanıldığı saldırılar başlatıyordu.

Rus yapısı Katyuşa roketleri, İsrail Kibbutzları’nda bulabildiği askeri hedeflere düşerek büyük can ve mal kaybına yol açıyordu.

FKÖ, İsrail’i Lübnan’dan tehdit ediyordu.

Stratejik açıdan İsrail, artık güney sınırlarında güvenlikte sayılamazdı.

İsrail Hükümeti Arafat’ı Beyrut’tan çıkartmak için harekete geçiyordu.

O zaman da onu Beyrut’ta kıstırıp öldürmek isteyen ezeli rakibi Ariel Şaron, Savunma Bakanı’ydı. Beyrut kuşatması altında FKÖ direnerek büyük bir savaş destanı yazacaktı.

3 Haziran 1982’de Avrupa’da İsrail Büyükelçisi Şalamo Argov, Arafat’ın da kellesini isteyen karanlık terörist Ebu Nidal’in adamlarınca öldürülüyordu. İsrail bunun, Arafat’la hiç bir ilişkisi kalmamış tersine onun en büyük düşmanı
haline gelmiş Ebu Nidal örgütünün işi olduğunu bilmesine rağmen, “Elçinin katili Arafat’tır” diyerek Şaron’un yönettiği İsrail ordusunu Lübnan’a sokuyordu.

FKÖ karargâhıyla Arafat’ın bulunduğu Beyrut, İsrail ordusunca kuşatılıyordu.

Tam bir medeniyetler çatışmasıydı sanki, Yahudiler ve onlara yardım eden Hristiyanlar bir yanda, Filistinli gerillalarla onlara yardım eden Hizbullah militanları bir yanda...

Arafat için asıl önemli olan ilk kez bir Filistin ordusunun dünyanın en güçlü ordularından sayılan İsrail ordusuyla savaşması ve ona aylarca meydan okumasıydı.

Arafat, tam 20 yıl önce, Ramallah’ta olduğundan daha elverişli şartlarda Beyrut’ta kuşatılmıştı.

Beyrut kahramanca bir direniş gösteriyordu.

ABD Başkanı Reagan özel temsilcisi Pihilip Habib’i arabuluculuk için Lübnan’ın başkentine gönderiyordu.

Beyrut Başbakanı Selam, Arafat’la yaptığı görüşmelerde “bizi mahvediyorsun, Allah aşkına çek git buradan” diye bağırmıştı. Arafat ise, bu ödlek adamla alay ediyordu.

Üç aydır Arafat, FKÖ ve Beyrut, kuşatma altındaydı.

Şaron havadan ve denizden müthiş bir bombardıman başlatmıştı.

Bu arada, onun sorumlusu olduğu artık bilinen Sabra ve Şatilla katliamları yapılıyordu. Filistinliler, İsrailli subayların denetiminde Beyrut’taki 2 mülteci kampı Sabra ile Şatilla’da bir gece sabaha kadar bıçaklarla, kılıçlarla
öldürülüyordu.

Dünya kamuoyunun büyük baskısı sonucunda Suriye birlikleri, kampların çevresini Emelcilerden temizleyerek Filistinlilere nefes alma fırsatı vermişlerdi.

Lübnan parçalanmış ve devlet diye bir şey kalmamıştı.

Her grup kendi kontrolü altında tutmak istediği mahallelerin kavgasını vermekte, ülke çökertilmiş parçalardan iyi pay kapma çabası yoğunlaşıyordu. Kimine göre 500, kimine göre 1500...

Yaşamın anlamını yitirdiği bu kamplarda rakamları ne önemi vardı?

Bu isimsiz Filistinliler ölürken bütün Arap başkentlerinde Filistin’in kurtuluşu için nutuklar atılıyordu.

Rahat koltuklarına gömülmüş, iyi beslenmiş birtakım adamlar kristal avizeli salonlarda düzenlenen seminerlerde “Filistin bizim yaşama sebebimiz... Kudüs’ü kurtaracağız” diye ahkam kesiyorlardı.

Çok az kişinin kulağında ise FKÖ lideri Yaser Arafat’ın Arap liderlerine yaptığı bir çağrı çınlıyordu.

“Sizden dualarınızı değil... Kılıçlarınızı istiyorum...”

Dönemimize gelince; sanki değişen bir şey olmamış gibi bir yandan nutuklar, kınamalar, tehditler, diğer yandan Siyonizm’in bombaları...