28 Şubat: Demokrasiye kara leke
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, sandıkla gelen iradenin sandık dışı müdahalelerle hizaya sokulmak istendiği karanlık dönemlerle doludur. Bu dönemlerin en çarpıcı, en ibretlik ve en çok hafızalara kazınanı ise hiç şüphesiz 28 Şubat 1997 sürecidir. Literatüre “postmodern darbe” olarak geçen bu tarih, tankların caddelerde uzun süreli konuşlanmadığı; fakat brifinglerle, medya manşetleriyle, sermaye baskısıyla ve bürokratik kuşatmayla siyasetin dizayn edildiği bir müdahale biçiminin adıdır. O gün yalnızca bir hükümet hedef alınmamış, doğrudan doğruya milletin iradesi hizaya çekilmek istenmiştir.
O dönem iş başında olan 54. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Başbakanı merhum Necmettin Erbakan idi. Erbakan Hoca’nın 11 aylık başbakanlık süresi, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ tartışılmakta, konuşulmakta ve özellikle ekonomik icraatları bakımından örnek gösterilmektedir. “Havuz sistemi” olarak bilinen uygulamayla kamu kaynaklarının daha etkin kullanılması hedeflenmiş, devletin faiz yükü azaltılmış ve kamu çalışanlarına Cumhuriyet tarihinin en dikkat çekici maaş artışlarından bazıları yapılmıştır. Memur, işçi ve emekli kesimlerinde ciddi iyileşmeler sağlanmış; esnafın yüzü gülmüş, piyasada bir canlanma hissedilmiştir. Kısacası, toplumun geniş kesimleri ilk kez devletin imkânlarının belli zümrelere değil, doğrudan millete yöneldiğini düşünmeye başlamıştır.
Tam da bu noktada devreye vesayet zihniyeti girmiştir. “Laiklik elden gidiyor” çığırtkanlığı üzerinden oluşturulan yapay kriz atmosferi, toplumun sinir uçlarına dokunacak şekilde sistematik olarak işlenmiştir. Televizyon ekranlarında sabahlara kadar süren tartışmalar, manşetlerden inmeyen kara propagandalar, brifinglerle hizaya sokulmaya çalışılan yargı ve üniversite dünyası… Aslında yaşanan şey, sandıktan çıkan iradenin meşruiyetinin tartışmaya açılmasıydı. Seçilmiş bir hükümet, seçilmemiş odakların gölgesinde hareket etmeye zorlanıyordu.
28 Şubat sürecinde en ağır bedeli ise sıradan vatandaşlar ödedi. Başörtüsü nedeniyle üniversite kapılarında ağlayan genç kızların görüntüleri hâlâ hafızalardadır. Eğitim hakkı, çalışma hakkı ve inanç özgürlüğü gibi temel insan hakları, bir ideolojik hassasiyet bahanesiyle askıya alındı. İkna odaları adı altında gençlerin psikolojik baskıya maruz bırakılması, kamu kurumlarında fişlemeler yapılması, katsayı uygulamalarıyla meslek lisesi mezunlarının önünün kesilmesi; tüm bunlar bir “güvenlik” tedbiri değil, doğrudan bir toplumsal mühendislik projesiydi. Devlet, vatandaşının inancına mesafe koymakla kalmamış, onu adeta potansiyel tehdit olarak kodlamıştır.
Bu süreçte yalnızca askerî bürokrasi değil, bazı medya organları, sermaye çevreleri, sözde demokrat ve cumhuriyetçi kimliğiyle öne çıkan bir kısım siyasetçiler ve üniversite yönetimleri de aktif rol oynamıştır. Demokrasi nutukları atanların, sıra milletin seçtiği hükümete geldiğinde nasıl suskunlaştığı ya da açıkça müdahaleden yana tavır aldığı ibretliktir. O gün “çağdaşlık” adına yapılanların önemli bir kısmı, aslında demokratik meşruiyete karşı açık bir meydan okumaydı. Milletin oyuyla gelen bir hükümeti, milletin oyuna başvurmadan devre dışı bırakma girişimi, hangi kavramla süslenirse süslensin bir vesayet pratiğidir.
Sürecin sonunda 54. Hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Ancak mesele bir istifa ile sınırlı kalmadı. Arkasından gelen siyasi istikrarsızlık, koalisyonlar dönemi ve ekonomik kırılganlık, Türkiye’yi ağır bir kriz sürecine sürükledi. 2001 kriziyle zirveye çıkan ekonomik çöküşün arka planında, 28 Şubat’ın oluşturduğu siyasi güvensizlik ve kurumsal zafiyetin payı büyüktür. Türkiye, sadece ekonomik olarak değil; demokratik kültür bakımından da ciddi bir tahribat yaşadı. İnsanlar devlete olan güvenlerini sorgulamaya başladı. “Acaba sandık gerçekten bir şeyi değiştirir mi?” sorusu, zihinlere sinsice yerleşti.
Oysa demokrasinin özü, milletin iradesine kayıtsız şartsız saygıdır. Beğenilmeyen bir hükümetin adresi brifing salonları değil, sandıktır. Eleştiri, demokratik sistemin olmazsa olmazıdır; fakat eleştiri ile tasfiye arasında kalın bir çizgi vardır. 28 Şubat’ta bu çizgi açıkça aşılmıştır. Hukuk, siyaseti dizayn etmenin aracı hâline getirilmiş; medya, bilgilendirme görevini bırakıp yönlendirme misyonuna soyunmuştur. Üniversiteler, özgür düşüncenin kalesi olması gerekirken ideolojik tahkimat merkezlerine dönüşmüştür.
Bütün bu karanlık tabloya rağmen, milletin hafızası ve feraseti her zaman belirleyici olmuştur. 28 Şubat’ın oluşturduğu baskı atmosferi uzun yıllar etkisini sürdürse de toplumun geniş kesimleri yaşananları unutmadı. Mağduriyetler kuşaktan kuşağa aktarıldı; adalet arayışı diri tutuldu. Nitekim ilerleyen yıllarda vesayet mekanizmalarının geriletilmesine yönelik atılan adımlar, büyük ölçüde bu toplumsal hafızanın ve demokratik talebin sonucudur. Millet, kendisine rağmen kurulan hiçbir düzenin kalıcı olmayacağını defalarca göstermiştir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda 28 Şubat’ı sadece bir tarih olarak değil, bir zihniyet olarak okumak zorundayız. Çünkü mesele yalnızca 1997’de yaşananlarla sınırlı değildir. Vesayet, şekil değiştirerek varlığını sürdürme eğilimindedir. Bazen askerî üniforma ile, bazen yargı cübbesiyle, bazen medya kartıyla karşımıza çıkabilir. Önemli olan, millet iradesinin üzerinde hiçbir gücü tanımayan bir demokratik bilinci diri tutmaktır. Eğer demokrasi gerçekten içselleştirilmişse, kimlikler, inançlar ve yaşam tarzları üzerinden korku siyaseti üretmek mümkün olmaz.
28 Şubat’ın en büyük dersi şudur: Devlet, vatandaşının inancına, kıyafetine, düşüncesine mesafe koyduğunda toplumsal barış zedelenir. Oysa güçlü devlet, farklılıkları tehdit olarak değil zenginlik olarak görebilen devlettir. İnanç özgürlüğü, sadece belli kesimler için değil herkes için teminat altına alındığında anlamlıdır. Demokrasi, çoğunluğun tahakkümü değil; herkesin hakkının güvence altına alınmasıdır. 28 Şubat’ta bu ilke ağır yara almıştır.
Bugün yapılması gereken, o dönemin mağdurlarını anmakla yetinmek değil; aynı hataların tekrar edilmemesi için kurumsal ve toplumsal refleksleri güçlendirmektir. Genç kuşaklara 28 Şubat’ı romantize etmeden, abartmadan ama eksiltmeden anlatmak gerekir. Çünkü demokrasinin kıymeti, kaybedildiğinde daha iyi anlaşılır. Sandığın, özgür medyanın, bağımsız yargının ve sivil siyasetin değeri; ancak vesayet gölgesi hissedildiğinde tam manasıyla idrak edilir.
Sonuç olarak 28 Şubat 1997, Türkiye demokrasisinin kara lekelerinden biridir. Bu leke, sadece geçmişin muhasebesi olarak değil; geleceğin teminatı olarak hafızalarda tutulmalıdır. Bir daha hiçbir seçilmiş iradenin, seçilmemiş odaklar tarafından hizaya sokulmasına izin verilmemelidir. Bir daha hiçbir gencin inancı nedeniyle eğitim hakkından mahrum bırakılmadığı, hiçbir kamu görevlisinin fişlenmediği, hiçbir medya organının darbe alkışlamadığı bir Türkiye ideali canlı tutulmalıdır. Millet iradesine pranga vurulmasına karşı en büyük teminat, yine milletin kendisidir. Demokrasiye sahip çıkmak, sadece bir siyasi tercih değil; bu topraklarda özgür ve onurlu yaşamanın ön şartıdır.
Kalın Sağlıcakla….
Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.
