26.12.2017 00:45 Güncelleme Tarihi: 06.01.2018 12:58 65089 Okunma

Eskidendi, çok eskiden..

Eskidendi, çok eskiden..

(Bu yazımı Sezen Aksu'nun 'Eskiden di o eskiden' şarkısını fonda dinleyerek okuyunuz!..)

Dün gece Anton Çehov’un 'Ömürsün Doktor' adlı tiyatro oyunumun galası vardı.

Gala çıkışında ailemle ufak bir kutlama yaparken sohbet sohbeti açtı.

Teknolojinin son hızına ne zaman eriştik diye.. 

Cep telefonlarımızdan internete bağlanmak, fotoğraf çekmek vs. bu gibi şeylerin hayatımıza girmesinin 10 seneye yakın bir zamanda gerçekleştiğini fark ettik. 

90’lı yıllar sonunda cep telefonu vardı elbet, internet dünyasıda başlamıştı ama internete bağlanmak yarım saatimizi alıyordu ya da bir dosya göndermek 10 dakikamızı alırdı neredeyse. 

Bu teknoloji çağı iyi, hoş, şimdi her şey elinin altında tamam da; hangi dönem daha keyifli, daha mutlu? 

Bu iyi mi oldu kötü mü oldu tartışılır ama geçenlerde kaynağın bilmediğim bir yazı okumuştum. 

Tam, “Ben de böyle düşünüyorum“ dediğim bir yazıydı. 

Aklımda kaldığı kadarını sizlerle paylaşayım. 

Bakalım siz de aynımı düşünüyorsunuz? 

2000 yılından önce nasıl insanlardık? 

Xbox, playstation, akıllı tv, cep telefonumuz, bilgisayarımız, whatsapp’ımız yoktu . 

Ama bir sürü arkadaşımız, dostumuz vardı. Yürüyerek ya da bisikletimize atladığımız gibi arkadaşımızın kapısını çalıp, sokağımızda oyunlar oynuyorduk. 

Korumamız ya da başımızda dadımız, bakıcımız olmadan tek kale maçlar yapıyorduk.

Çocuklar kaçırılmıyordu, tacizler olmuyordu.

Tek üzüntümüz tek kale maç yaparken, takıma alınmazsak üzülüyorduk ama bu da biz de travmalar yaratmıyordu.

Okulda bazı öğrenciler başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu ve basitçe okul yılını tekrarlıyordu.

Ve bu yüzden anneler ve babalar çocuklarını psikoloğa ya da pedagoga götürmüyordu.

Kimsede konsantrasyon sorunu veya hiperaktivite yoktu.

Okul öğlen bitiyordu ve öğlen yemeği için evimize gidiyorduk.

Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı fakat birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu.

Kendimizden başka kimse sorumlu değildi. 

Bolca tatlılar ve tereyağlı ekmekler yiyorduk ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk ve hiç kilo sorunumuz olmuyordu, çünkü dışarıda oyunlar oynuyorduk.  

Aynı bardaktan içiyorduk kimseye mikrop bulaşmıyordu.

Kasksız bisiklete biniyorduk.

Steril şişeden değil de bahçe hortumundan su içiyorduk.

Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu fakat kaybolmuyorduk. 

Ve daha yazmadığım bir çok örnek var.

Şimdi niye mi her şeyden korkuyoruz.

Çünkü o elimizin altda olan dünya var ya herkesin bir şeyler paylaştığı.

Dünyayı izlediği.

Her şeyde o kadar, o kadar bilgi kaosu var ki bu bilgi kaosun içinden hangisi doğru, hangisi yanlış bilinmez halde.

Acaba her şeyle birlikte hayat da daha basitken, daha mı kolaydı daha mı güzeldi yaşamak ? 

Tıpkı olgunlaşan bir ressamın, sanatçının süsten kaçıp yalınlaşmasının zorluğu gibi.

Emeksiz yemekler obez yapıyor kısacası.

Kendinize ve hayata emek verin nefes aldırın lütfen.