08.02.2018 02:12 Güncelleme Tarihi: 13.02.2018 06:00 117834 Okunma

Güç ve akıl, yeni dünya düzenini kurmaya başladı..

'Güç ve Akıl' sahibi egemenler, yeni dünya düzeninde nihai noktaya yaklaştılar.

Güç ve akıl, yeni dünya düzenini kurmaya başladı..
(Not: Yazı uzun gelebilir. Yeni Dünya Düzeni’ne dair genel bir değerlendirme yaparak, son gelişmeleri toplu ve bütünlük içinde sunmak istedim. Sıkılmadan sonuna kadar okumanızı tavsiye ederim.)

Bizim dikkatimizin, doğal olarak kendi coğrafyamıza teksif olduğu bugünlerde, dünyanın farklı yerlerinde çok ciddi ve ilginç gelişmeler yaşanıyor.

Küresel düzlemde kronik hal almış ülkeler arası sorunlar, sanki gizli bir el marifetiyle uzlaşmaya doğru gidiyor.

Mesela; coğrafyamızdan çok uzaklarda ama kendi bölgesinde önem arzeden Avusturalya-Yeni Zelanda arasındaki sorun anlaşmayla sonuçlandı.

Keza, İsrail ve ABD'nin büyük tepki gösterdiği "Yahudi soykırımında Polonyalıların Nazilerle suç ortağı olduğu iddiasını yasaklayan" yasa, Polonya Cumhurbaşkanı Duda tarafından onaylandı.

ABD ve Yahudiler’in tepkisi nedeniyle bir türlü onaylanmayan bu tasarının kanunlaşması, sıradan bir durum değildir.

Bu kararla verilmek istenen mesaj; Yahudilerin serkeşliğine, anarşist yayılmacılık ve saldırganlığına, Ortadoğu ve Avrupa merkezli silahlı ve siyasi terör yaratmalarına gem vurulmasından başka bir şey değildir.

Bu olay, Yeni Dünya plancısı akıl sahiplerinin Yahudilere ayar vermesi, hizaya sokması ve had bildirmesidir.

Orta vadede, Afganistan sorunu da çözüm yoluna girecektir.

Bugünün değil de, özellikle gelecek on yıllarda önem arzedecek, zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Afganistan, dibe vurmuşluğu bir süre daha yaşadıktan sonra, yeni bir düzene kavuşacaktır.

Bu yeni planlamada, yeraltı zenginlikler ve kaynaklar çok büyük önem taşımaktadır.

Yeraltı kaynakları derken de; petrol ve doğalgaz akla gelmesin.

Evet, petrol ve doğalgazın anlam ve önemi yadsınamaz ve hepimizin malumudur.

Ama, planlanan yeni yüzyılın ikinci çeyreği ve sonrası süreçte, yepyeni yeraltı kaynaklar öne çıkacak olup; bugün, o kaynaklara dönük tespit ve planlamalar yapılmaktadır.

Savaşın ve hatta nükleer savaşın eşiğine gelmiş olan ABD-Kuzey Kore ilişkisinde, konsensüse yönelik ilginç gelişmeler oluyor, yeni bir dönem başlıyor. Uzlaşma ve normalleşme adımları atılıyor.

AB’nin Batı Balkanlara doğru genişleme planı çerçevesinde; Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ, Makedonya, Bosna Hersek ve Kosova’yı da dahil etme planları da, bu yeni konseptin Avrupa boyutlu yansımalarıdır.

26 Mart’da AB-Türkiye zirvesi yapılacak.

Bulgaristan’ın dönem başkanlığı yaptığı bu toplantıya Erdoğan bizzat katılacak. Uzun zamandır hasmane söylem ve eylemlerine devam eden AB’nin bu toplantı sonrası, yeni fasılların da açılarak, buzların erimesine dönük atacağı adımlarla yeni bir sürecin başlaması muhtemeldir.

Ve hatta, üyelik konusunda sürpriz bir teklif ve yakınlaşmanın şaşırtıcı olmayacağı duyumlarını da alıyorum.

Avrupa sevmese bile, Türkiye’siz bir oluşumun zaafının farkındalar.


Hani denir ya; ne Türkiye’li, ne de Türkiye’siz…

Rusya konusunda önümüzdeki günlerde ilginç gelişmeler olabilir.

Putin’e seçim öncesi ayar verilmesi ve gücünün nihayetsiz ve herkese meydan okuyabilir şekilde olmadığının hatırlatılacağını düşünüyorum.

Rusya’yı bu hizaya çekme hamlesi daha çok ekonomik enstrümanlarla olabilir.

Ve hatta, aldığım duyumlara ve yaptığım istişarelere göre, Körfez sermayesiyle semirtilen kimi Rusların Oligark’laştırılarak Putin’e gözdağı verileceği ve hoyratlaşma konusunda ayar çekileceği söylenmektedir.

Aslında Putin de, Rus halkının desteğinin koşulsuz olmadığının farkındadır.

Bu bağlamda; Rusların alım gücünün düşmesi, Putin’in iktidarını sarsacak en önemli olgudur ve iktidarının yumuşak karnıdır.

Yeni Dünya düzeninin İngiliz Siyaseti çerçevesinde oluşacağı düşünülmesin.

Yeni Yüzyılı planlayarak, o konsepte uygun bir yönetsel yapı tesis etmek isteyenler, sanki İngilizler’miş gibi bir algı olduğunu görüyorum.

Ama kazın ayağı hiç de öyle değil.

Küresel Hakimiyeti tesis etmek isteyen “güç ve akıl” sahibi olanlar; İngiliz’dirler, Amerikalı’dırlar, İtalyan’dırlar, Çinli’dirler, belki Rus’tur, belki biraz Türk’tür, belki de Fransız’dır veya Almandır.

Bu “güç ve aklı” tek bir millet veya devlete indirgemek, olayı anlamamışlık demek olur.

Bu yüzden de, İngilizler’le istişare ve uzlaşma, işin finalinde yapılacaktır. Çünkü İngiliz siyasetinin hem sinsi hem kıvrak ve ince diplomasi içeren bir hassasiyet üzere olduğunun farkındalar.

Çünkü bu ana kadar, ABD’nin şangır şungur, kırarak, dökerek yarattığı küresel hasarda, nedense hep vebal ABD’ye çıkmıştır.

Ama işin arkasında, İngilizlerin olduğunu bilenler bilir.

Küresel ölçekli savaş ve çatışmaların, terör ve terörizasyonun faturası ABD’ye kesilmiş; has oğlan İngilizler, kötü çocuk ise hep ABD olmuştur.

Ama, aslında ipleri elinde tutan genelde veya hep, İngiliz Siyaseti olmuştur.

Bütün bu nedenlerden ötürü son tahlilde; final müzakere ve görüşmesi İngilizlerle yapılacak ve kaçınılmaz şekilde de uzlaşılacaktır.

Amerika içindeki yönetsel kargaşa ve çelişkiler bir süre daha devam edebilir.

Çünkü “su bulanmadan durulmaz” misali, ABD yönetiminde etkin olan bazı güç odaklarının dibe vurması beklenecektir.

Bu bağlamda; Yahudilerin geri adım atmaları sağlanacak, NeoCon’ların eski mevzilerine çekilmeleri tesis edilecek, Evangelist’lerin yönetimdeki sesleri kısılacak ve Pentagon, gelecek olan “yönetsel akıl”la uyumlu hale getirilecektir.

Böylelikle, Pentagon’un devlet içinde devlet gibi hareket etmesinin önü kesilecek; “Ortak Akıl”dan bağımsız, terör örgütleri üzerinden yaptıkları eylemlerle, dünyanın farklı bölgelerini terörize ederek; kargaşa ve kaos
yaratmalarına müsaade edilmeyecektir.



Kurt bulanık havayı sever” kabilinden, “akıl sahipleri” bu sisli ve flu ortamda; kimin kime, neye, nasıl ve niçin hizmet ettiğini daha iyi gözleyerek, avına hamle için en uygun anı kolluyor ve kollamaktadır.

İşte o an geldiğinde;  ABD, asıl söz sahibi akıl tarafından yönetilmeye başlayacak, bu “güç ve akıl”, ipleri tamamen veya ekseriyetle ele alacaktır.

Kaldı ki; bahse konu bu “güç ve akıl”, ABD yönetiminde yekpare bir sistem ve tek seslilik oluşturduğunda, Yeni Dünya Düzeni’nin temelleri atılmış olacaktır.

Türkiye ve coğrafyamıza gelince…

Ülkemiz, bu Yeni Dünya Düzeni’nde önemli bir parça ve bölgesel başat aktör olacaktır.

Hem son yıllardaki uyanış ve gelişmişliğimizin, hem coğrafyamızın ve hem de yeni yüzyıl konjonktürünün bize getirdiği rol budur.

Güç ve akıl” sahipleri Yeni Dünya dizaynının Türkiye’siz olmayacağının veya Türkiye olmadan sağlıklı kurulamayacağının farkında.

Bu yüzden de; bölgesel sorun ve konulara yoğunlaştığımız bu sıralar, Yeni Dünya dizaynı içerikli büyük resmi pas geçmeden, devlet aklıyla, akıllı ve akılcı ince diplomasiyle; yeri geldiğinde fiziksel bilek gücünü, yeri geldiğinde soğukkanlılıkla akıl ve beyin kıvraklığını içeren diplomasiyi kullanma marifetini göstermeli ve geleceğe bu hassasiyetle bakabilmeliyiz.

Ancak bu şekilde, kendi lider rolümüzü pekiştirir, gösterir ve görürüz.

2017 başlarından itibaren ve özellikle  ikinci yarısından sonra, diklenmeden dik durmanın ve içeride-dışarıda akılcı hareket etmenin semeresini almaya ve görmeye başladık.

Kararlılık ve gerektiğinde “savaşsa savaş, ölümse ölüm” diyebilirlik içeren varoluş hamlemiz, batılı güçlere, “güç ve akıl” sahiplerine figüran değil de, “ortak” pozisyonlu bir ülke olacağımızı gösterdi ve hatırlattı.

Cerablus ve  El Bab’da yaptığımız ve halen Afrin’de yürüttüğümüz harekat, bölgesel inisiyatifin Türkiye olmadan olamayacağını dünya kamuoyuna en net şekilde göstermiştir.

Ama asıl olan; çarpışarak, savaşarak elde edilen kazanımların, diplomasiyle sürdürülmesi ve kötü diplomasiyle berheva edilmemesidir.

Afrin Harekatı’nın başlamasından bu yana, Avrupa ve özellikle ABD’nin söz ve eylemlerindeki şaşkınlık, çelişki veya değişikliğe dikkatleri çekmek istiyorum.

Bu bağlamda; haftasonu  ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ve sonrasında Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’ye gelecek olması, Kuzey Suriye ve Kuzey Irak politikaları konusunda yeni bir süreci başlatacaktır.

Şuana dek bölgede, ülkemize düşman terör örgütleriyle ittifak eden ABD’nin, geldiğimiz noktada yeni bir planlama ve revizyona yöneldiğini görüyor ve duyuyorum.

Uluslararası söz  ve bilgi sahibi dostlarla ve küresel sistemi akılla oluşturma eğilimindeki kişilerle yaptığım görüşme ve sohbetlerden edindiğim izlenim tam da böyle.

Kaldı ki; ABD’nin bu noktada Güvenli Bölge vb. gibi planlar üzerinde Türkiye ile görüşmeler sürdürdüğü ve iki en yetkili ABD’linin gelişiyle de bu istişarelerin bir noktaya getirilmek istendiği aşikardır.

Önümüzdeki günlerde Türk-ABD, Türk-Rus ve Türk-İran ilişkisinde yeni süreçlerin başlaması muhtemeldir.

ABD ile müzakerelerde, Türkiye Afrin Harekatı ve kararlılığıyla masaya otururken, ABD ise farklı donelerle Türkiye’yi bir noktaya getirmeye çalışacaktır.

Afrin’e takviye gelen terör örgütü üyeleri ve  Dohuk’da üs kuracağının söylenmesi, ABD’nin ülkemize karşı  hamle ve kozlarının başlıcaları veya görünen kısmıdır.

Peki bu terörist nakliyesi ve sevkiyatıyla ABD ne amaçlıyor.?

Acaba Afrin, yeni gelen teröristlerle daha da tahkim edildi; “sıkıntı yaşarsın, çok şehit verir ve zorda kalırsın mı demek isteniyor.?

Acaba, bizimle uzlaşmaya varmazsanız Dohuk’da da üs kurarak, Kuzey Irak bölgesini daha tehlikeli hale getiririz mi demek istiyor.?

Yoksa; bizimle anlaşın, bir uzlaşmaya varalım; sonrasında Afrin’de toplu haldeki terör örgütü üyelerini imha edersiniz. Biz de YPG/PYD/PKK’yı, mutabık kaldığımız boyutlarda görmezden geliriz ve hatta “satabiliriz” mi demek istiyor.?

Bu hamlelerin hepsi Türkiye-ABD arasında konuşulacak, müzakere edilecek ve masaya sürülecektir.

Ama yukarıda zikrettiğim, dünya genelinde ortaya çıkan yeni uzlaşmacı durum ve konjonktürün Suriye ve hatta başka konularda Türk-ABD ilişkilerine de yansıyarak; güvensizliğin azalacağı, yeni ittifak  alanlarının oluşacağı, Türkiye’nin bölgesel rol ve modelliğinin bir ölçüde kabul edileceği yeni bir sürecin başlayacağını düşünüyorum.

Bu konuda, yakın zaman içinde ilginç ve farklı gelişmelere şahit olacağız.

Bu noktada, Suriye özelinde Türkiye-Rusya ilişkisine dikkat çekmek istiyorum.

2011 yılından beri Suriye konusunda ABD  hep çelişik, tutarsız ve yalanlarla dolu bir politika izledi.

ABD’nin, Obama dönemiyle başlayan bu ikircikli, güvenilmez ve tutarsız tutumu aklıselim sahibi deneyimli ve soğukkanlı pek çok ABD’li devlet adamınca da ikrar ve itiraf edildi.

Bu konuda ülkemiz kamuoyunda da, hemen herkes fikir birliği içindedir.


Ama, asıl Rusya-İran-Türkiye işbirliğine çok daha fazla dikkat edilmesi ve her iki ülkenin de samimiyetine güvenilmemesi kanaati ve düşüncesindeyim.

Suriye sorununda etkin bir güç olması hasebiyle özellikle Rusya ile ilişki ve işbirliklerinde, sürekli müteyakız ve uyanık olmalıyız/olmak zorundayız.

Bir Rus general der ki; “İngilizlerle düşmanlık zordur ama dostluk daha zordur.

Bu söze,  kişi kendinden bilir kabilinden bakarsak; asıl Rusya ile dostluk ve işbirliğine cuk oturan ve tarif eden bir söz demek daha doğru olur.

Rusya ile işbirliği, ayı ile yatağa  girmek gibidir.

Hele de, Putin gibi oportünist, renksiz ve öngörülmez bir devlet başkanı varsa.

Suriye’de Rusya’nın ve dolayısıyla Putin’in amacı; Türkiye ile ABD’yi, bölge üzerinden karşı karşıya ve  hatta çatışma noktasına getirmektir.

Bu yüzden de, Rusya ile özellikle iyi ilişkiler içindeyken, en dikkatli olunması gereklidir.

Afrin Harekatı’nın yavaş ilerlediği konuşuluyor.

Bu durumun ana sebebi, aslında Rusya’nın Afrin konusunda ülkemizle diyaloğundaki gelgitlerdir. Özellikle geçen gün uçağının düşürülmesi sonrası savaş uçaklarımızın bazı bölgeler üzerinden uçmasına engel teşkil edecek her türlü atraksiyona başvurmaktadır.

Savaş uçaklarımıza teknik kilitleme ve etkisizleştirme dahil pek çok engelleyici unsurları devreye sokarak harekatı yavaşlatmakta ve etkisizleştirmektedir.

Hatta, geriden ve gizliden Rejim üzerinden YPG/PYD’ye dolaylı destek sağladığı duyumları bile alıyorum.

Çünkü, Rusya’nın amacı Türkiye’nin Afrin’i terörden arındırmasından ziyade,  ABD ile olabildiğince çatışma noktasına sevketmektir.

Bu noktadan hareketle; Rusya’nın dostluğuna da, düşmanlığına da  itina, dikkat ve akıllı bir duruş sergilemek mutlak gereklidir.

Asla güvenmeden, akıllı ve akılcı hareket stratejisiyle hareket edilmelidir.

İlişkimizde, Rusya’ya güvenmek iyidir ama güvenmemek daha iyidir sözü temel prensip olmalıdır.

Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlarım…