Siyaset gerilimle değil, sorumlulukla yapılır
Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte, toplumun en fazla ihtiyaç duyduğu şey sağduyu, itidal ve ortak akıldır. Ancak ne yazık ki ana muhalefet cephesinden gelen söylem ve eylemlere baktığımızda bunun tam tersini görüyoruz. Ortada bir seçim yok, erken seçim kararı yok, olağanüstü bir durum yok. Buna rağmen meydanlar sürekli ısıtılıyor, mitingler aralıksız sürdürülüyor ve “millet iradesine sahip çıkıyoruz” söylemi üzerinden toplum diri tutulmak yerine geriliyor.
Siyaset elbette meydanlarda yapılır. Demokratik sistemlerde miting de olur, eleştiri de olur, protesto da olur. Ancak bunun bir zamanı, bir zemini ve bir sorumluluk bilinci vardır. Sürekli alarm hali oluşturmak, her gelişmeyi bir kriz başlığına dönüştürmek ülkeye ne kazandırır? Sürekli gerilim siyasetiyle bir yere varmak mümkün müdür?
Cumhurbaşkanı, anayasal yetkisi çerçevesinde kabinede değişiklik yapmıştır. İçişleri ve Adalet Bakanlığı’na yeni isimler atanmıştır. Bu, parlamenter sistemde de başkanlık sisteminde de yürütmenin en doğal tasarruflarından biridir. Bir lider, birlikte çalışacağı ekibi belirler. Performans değerlendirmesi yapar, değişiklik yapar, yeni bir vizyon ortaya koyar. Bunun adı yönetimdir.
Ancak meseleye bakış biçimi maalesef sağduyudan uzaklaştırılıyor. Yeni Adalet Bakanı’nın geçmişte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevinde bulunmuş olması ve Ekrem İmamoğlu davasında rol almış olması üzerinden bir siyasi kampanya yürütülüyor. Oysa yargı görevinde bulunmuş bir ismin bakan olması tek başına bir suçlama gerekçesi olamaz. Hukuki süreçler mahkeme salonlarında yürür; siyasi rövanş alanlarında değil.
Daha da vahimi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaşanan görüntülerdir. Bakanların yemin töreninde kürsünün engellenmesi, fiili müdahaleler, arbede görüntüleri… Meclis, milletin iradesinin tecelligâhıdır. Orası bağırma, kürsü işgali ya da fiziki engelleme alanı değildir. Muhalefet görevini yapar; sert eleştiri de yapar. Ancak Meclis’in itibarını zedeleyecek görüntüler üretmek, demokrasinin kendisine zarar verir.
Cumhuriyet Halk Partisi ne yapmak istiyor? Hangi stratejiyle ilerliyor? Sürekli miting, sürekli kriz dili, sürekli “tehlike var” alarmı… Bu yaklaşım toplumu konsolide mi eder, yoksa daha da mı ayrıştırır? Türkiye’nin ana muhalefet partisinden beklenen, alternatif politika üretmesidir; sürekli sokak tansiyonu yükseltmek değil.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı gerilim değil; ekonomik istikrar, toplumsal huzur ve güven ortamıdır. İnsanlar geçim derdindeyken, gençler gelecek kaygısı taşırken, iş dünyası öngörülebilirlik ararken siyasetin görevi ateşe benzin dökmek değildir. Siyaset sorumluluk ister. Hele ki ana muhalefet sorumluluğu, iktidar kadar ağırdır. Çünkü toplumun yarısının umudu olma iddiasındadır.
Eleştiri yapılır, yapılmalıdır da. Ancak eleştiri ile kriz üretmek aynı şey değildir. Demokratik zeminde, hukuk içinde, kurumsal saygı çerçevesinde yürütülen muhalefet hem daha güçlüdür hem daha etkili. Sürekli meydan diliyle, sürekli “direniyoruz” söylemiyle siyaset yapmak bir süre sonra toplumsal yorgunluk üretir.
Dün gerilim günü değildir; bugün de değildir. Bugün toparlanma günüdür. Bir olma günüdür. Ülkede huzuru tesis etme günüdür. Ana muhalefetin de bu sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gerekir. Aksi halde ortaya çıkan tablo, siyasetin kalitesini düşürmekten ve toplumda yeni fay hatları oluşturmaktan başka bir sonuç doğurmaz.
Takdir elbette milletindir. Sandık geldiğinde herkes hesabını verir. Ancak o güne kadar siyaset kurumunun görevi toplumu germek değil, geleceğe hazırlamaktır. Gerilim üzerinden siyaset kısa vadede alkış getirebilir; fakat uzun vadede ülkeye bedel ödetir. Türkiye’nin buna tahammülü yoktur.
Kalın sağlıcakla…
Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.
