Yağcılık çemberi: Yöneticinin en büyük körlüğü
Bir yöneticinin etrafını saran en tehlikeli şey düşmanları değildir.
Açık muhalefet hiç değildir.
Hatta sert eleştiriler bile değildir.
Asıl tehlike; sessizce büyüyen, sinsice yerleşen ve zamanla kalın bir duvara dönüşen yağcılık tabakasıdır.
Çünkü düşman sizi uyarır.
Muhalif sizi diri tutar.
Eleştiri sizi geliştirir.
Ama yağcı… sizi çürütür.
Bir yöneticinin etrafını saran yağcılık ve menfaat çemberi, adeta gözlerinin önüne çekilmiş kalın bir perde gibidir. O perde kapandığında artık hakikat görünmez olur. Doğru ile yanlış yer değiştirir. Gerçek ile kurgu birbirine karışır.
Ve en kötüsü de şudur:
Yönetici, gerçeği göremediğini fark bile etmez.
Çünkü her şey güllük gülistanlık gösterilir.
Her proje “muhteşemdir.”
Her karar “tarihi başarıdır.”
Her konuşma “destansı liderliktir.”
Etrafında sürekli alkışlayan bir kalabalık varsa, insan bir süre sonra kendisini gerçekten kusursuz sanmaya başlar. İşte çürüme tam da burada başlar.
Yağcıların temel amacı yöneticinin başarısı değildir.
Onların derdi koltuktur. İhaledir. Makamdır. Nüfuzdur.
Bugün öven, yarın ilk kaçan yine onlardır.
Fakat o zamana kadar yöneticinin etrafında öyle kalın bir duvar örerler ki; dışarıdan gelen en haklı eleştiri bile “düşmanlık” gibi algılanır.
İşte bu psikoloji, bir yöneticiyi en tehlikeli noktaya sürükler:
Hoşgörüsüzlük.
Eleştiriye tahammül kalmaz.
Farklı fikre sabır kalmaz.
İtiraza kulak kalmaz.
Çünkü sürekli pohpohlanan bir zihin, zamanla kendisini “yanılmaz” zannetmeye başlar.
Yanılmazlık duygusu ise yöneticinin felaketidir.
Kendisini ulaşılmaz görmeye başlayan bir yönetici, halktan kopar. Sokaktan kopar. Gerçek hayattan kopar. Masasının üzerindeki dosyalarla, önüne konulan raporlarla ve özel olarak hazırlanmış steril sunumlarla yaşamaya başlar.
Oysa hayat öyle değildir.
Sahadaki esnafın derdi raporlara yansımaz.
Vatandaşın isyanı istatistiklere sığmaz.
Sessiz çoğunluğun kırgınlığı alkışlarla ölçülmez.
Ama yağcı kadrolar bunları asla anlatmaz.
Çünkü gerçekler anlatılırsa çıkar düzeni bozulur.
Bu yüzden kötü haber saklanır.
Başarısızlık örtülür.
Hatalar başkasına yüklenir.
Ve yönetici, her şey yolundaymış gibi sahte bir dünyada yaşamaya devam eder.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Etrafı dalkavuklarla çevrili nice lider, en büyük hataları tam da “herkes beni seviyor” zannettiği dönemde yapmıştır. Çünkü gerçekleri söyleyecek cesur insanlar kapının dışında bırakılmış, içeri sadece “efendim haklısınız” diyenler alınmıştır.
Oysa güçlü liderlik alkıştan değil, eleştiriden beslenir.
Gerçek bir yönetici; kendisine itiraz eden insanları yanında tutar.
Kendisini eleştirenleri susturmaz, dinler.
Hatalarını söyleyenleri düşman değil, rehber görür.
Çünkü bilir ki en büyük sadakat, doğruyu söylemektir.
Yağcılık ise sadakat değil, karakter zafiyetidir.
Menfaatle kurulan ilişki, ilk fırtınada dağılır.
Ama hakikatle kurulan bağ kalıcıdır.
Bugün ülkemizde ve yerel yönetimlerde yaşanan pek çok başarısızlığın temelinde de işte bu hastalık vardır: Gerçekleri duymak istemeyen yöneticiler ve gerçeği söylemekten korkan çevreler.
Sonuç mu?
Kaybeden hep millet olur.
Bir yönetici için en büyük lüks, kendisini eleştiren insanlara sahip olmaktır.
En büyük tehlike ise sürekli övülen bir odada yalnız kalmaktır.
Çünkü alkış sesi bazen sağır eder.
Yağcılık ise kör eder.
Kör ve sağır bir yönetimin ise ne kendisine ne de topluma faydası olur.
Bu yüzden her yönetici kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Etrafımdakiler beni gerçekten destekliyor mu, yoksa sadece benden besleniyor mu?”
Cevap samimiyse umut vardır.
Değilse, o koltukta oturan kişi yönetici değil, sadece alkışların esiridir.
Ve alkış bittiğinde geriye sadece büyük bir yalnızlık kalır.
Kalın Sağlıcakla….
Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.
